• KALİGRAFİ'NİN TANIMI
  •  

    KALİGRAF : HALİL AKDERE                                                        

    Hat ve Kaligrafi çalışması kesik uçlu kalemlerle bir harf üzerinde, şekil ve estetik verilerek dikkat ve özen ile meydana getirilen, görüldüğünde insanın içini aydınlatan ve ferahlatan hoş ve güzel bir yazı şekli ve stilidir. Bu stil ve kabiliyet kişinin hüneri ve becerisine göre değişmektedir.

    Kaligrafi çalışmaları veya diğer ismiyle Güzel yazı hat sanatı eski tarihlerden beri günümüze kadar insanların hep ilgisini çekmiştir ve çekmeye devam etmektedir. İslami kaynaklarda Kaligrafi ( hat – güzel yazı ) sanatı: “Hat, cismani aletlerle ( kesik uçlu kalemlerle ) meydana getirilen ruhani bir hendesedir.”yani bağlılıktır diye sade ve öz olarak tarif edilmiştir. Önceki yüzyıllarda Fransızlar güzel yazının yani kaligrafinin kişinin iç güzelliğinin dışarı yansıması şeklinde tarif ettikleri gibi ruhunun ve kişiliğinin de aynası olduğunu ve kalbinin temizliğinin dışarı yansıması olarak inanmışlar ve söylemişlerdir. Memleketimizde ise bundan birkaç on yıl öncelerine kadar hocalarımız tarafından okullarımızda kaligrafi ile ilgili dersler verilmekteydi, çünkü kaligrafi ve güzel yazı, o toplumda
    yaşayan insanların kalitesini, sanatını,kabiliyetini ve hünerini en güzel şekilde gözler önüne sermekteydi.

    Eski tarihlerde insanlar biliyorlardı ki, eğer bir yazı kaligrafik yazıldı ise üzeri kaligrafi ile çalışılmış olan o çalışma da o kadar fazla kıymetliydi. Bundan dolayıdır ki, ecdadımız Osmanlılar, fermanlarını hattatlara yazdırır ve bu şekilde muhataplarına gönderirlerdi. Onlar güzel yazının, kaligrafinin sahibini gösteren bir ayna olduğunu görmüşler ve kaligrafiye son derece önem vermişlerdi.Günümüzde ise kaligrafi sanatı özen gösterilen her çalışmayı süslediği gibi davetiye sertifika berat ve benzeri gibi özel mektuplara çalışılmaktadır. Bu gönderenin karizmasını yansıttığı gibi, alıcının ise değerini göstermektedir.

    ( Bu Bölüm Kaligraf Halil AKDERE Tarafından Yazılmış Ve Hazırlanmıştır, Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılması Yasaktır. )

     

    DİĞER YAZILAR :  HÜSN'Ü HAT VE KALİGRAFİ :

    Ülkemizde genellikle ‘hat sanatı’ ve ‘kaligrafi’ aynı çerçevede anılıyor olsa da aslında farklı konulardır. Temelde her ikisini de güzel yazı yazma sanatı olarak adlandırabiliriz. Fakat Hat Sanatı deyince akla ilk gelen şey; eski harflerle yazılan dini içerikli yazılardır. Osmanlı kültüründe dini motiflerin ön planda olması sebebiyle Allah ve Peygamber sevgisini göstermek amacıyla ‘Hattatlar’ bu sanatı kullanarak günümüze kadar ulaşan pek çok eser bırakmışlardır. Hat sanatı kaligrafiye göre çok daha fazla emek ve uğraş isteyen bir sanat dalıdır Usta-Çırak ilişiksi ile bir sonraki nesillere aktarılan hat sanatı bugün için çok fazla yaygın olmamakla beraber hale bu sanatı devam ettirmeye çalışan ustalar bulunmaktadır.
    Kaligrafi için ise latin harfleri kullanarak güzel yazı yazma sanatı diyebiliriz. Hat Sanatı’na göre öğrenmesi daha kolay olmakla beraber iyi bir kaligrafi ustası olmak uzun zaman alabilir. Kaligrafi de amaç değişik motifler kullanarak yazıyı olduğundan farklı bir kimliğe büründürmektir. Genellikle dik ve yatay çizgilerden oluşan latin harflerini simetrik bir şekilde kağıda dökmek kaligrafinin en temel unsurlarından birisidir. Az bir zaman ve az bir kaynak ayırarak her kesimden insanın rahatlıkla öğrenebileceği bir sanat dalıdır. Ülkemizde halen pek çok kaligrafi ustası ve konuyla ilgili yazılmış pek çok kitap bulabilirsiniz.
    Temel Kaideler :
    Dik ve yatay çizgilerin paralel olması, bu sanatın olmazsa olmaz şartıdır. Ayrıca harflerin boyutlarının aynı olması ve yazının genel olarak simetrik görünmesi güzel bir yazı yazmak için yeterli şartlardır. Bundan sonrası hayal gücünüze kalmış…
    Yazınızla Resim Yapın :
    Yazı yazarken yazdığınız konuyu resim olarak ifade edebilirsiniz. Örneğin İstanbul yazıyorsanız; “İ”, “T”, “B” ve “L” harflerini kullanarak yazınıza bir cami görünümü verebilirsiniz veya “Sandal” kelimesi için harfleri kullanarak bir sandal görünümü oluşturabilirsiniz

     

    HAT SANATIMIZIN ÖNEMİ & BATI VE DOĞUYLA MUKAYESE

    Hüsnü hatt sanatımız çok önemlidir; çünkü yalnız bize, İslam’a, İslam Medeniyetine aittir. Diğer sanatların karşılığı, benzeri veya aynısı başka medeniyetlerde mevcuttur, lakin hüsnü hatt böyle değildir, onun yeri bambaşkadır. Kelamın yanında manayı, anlamın yanı sıra güzelliği, yararla birlikte ahlakı, estetikle beraber faydayı, yani medeniyetimizin bütüncülük özelliğini tam onda buluruz. Hz. Ali efendimiz, “Hatt, üstadın öğretişinde gizlidir, devamı ise çok ve sürekli yazmakta, kıvamı da İslam dini üzere kalmakladır” buyurmuştur. Kopmaz bir zincir halinde üstad-şakird irtibatının en güzel numunelerini tabii ki hatt sanatımızda buluruz. Yüzyıllar içinde gelişirken çeşitleri, güzellikleri ve açılımları artmış, yeniden ve yeniden İslam’ın malı olmuş ve dinimizi en iyi bir şekilde tebliğ etmiştir. Kuranımızı, hadislerimizi, âlimlerimiz ve şairlerimizin en güzel eserlerini birer şaheser olarak hattımızla yazmışızdır. Camilerimizin en güzel, içte ve dışta en göze görünür yerlerini sülüs yazının, muhakkak hattının en mükemmel örnekleriyle süslemişizdir. Evet, hem süslemiş, hem de ayet ve hadisleri ilan etmişizdir. Öte dünya yolculuğunun ilk durağı olan kabirlerimiz ve mezar taşlarımız, şiirin ve hat estetiğinin doruklarıyla süslü olarak daha bu dünyada cennet gibi değil midir? Kapılarımızın, mekteplerimizin, medreselerimizin ve meydanlarımızın en güzel yerlerine, ya bir talik şaheseri veya bir sülüs istifinin en muhteşemi, ya da kufi hattının bir başyapıtı mutlaka bulunmamış mıdır?

    Emperyal bir sanattır, devlet ve medeniyet sanatıdır, milletimizin yazısının sanatlı halidir, hüsnü hatt sanatımız. Her zaman saraylarımızda ve hükümdarlarımızın himayesinde olmuştur; hattat padişahlarımızın sayısı oldukça fazladır ve eserleri olağanüstünün doruklarındadır. (Lakin Osmanlı’da âlim veya şair veya hattat ya da bestekâr veyahut hepsinde behremend olmayan bir hükümdarımız acaba var mıdır? Evet, bize ait her iyilik, güzellik ve doğruluk çok değerlidir, yüceltmeye elbette layıktır.)

    Hatt sanatımız çok önemli ve değerlidir; çünkü bir medeniyet atılımının tam eşiğinde bulunduğumuz şu dönemde, bu mübarek sanat bize güç, ölçü ve neşve olabilecektir. Hüsnü hatt sanatımızın özündeki kuvvet, dışavurumundaki aşk, meşk, sabır sebat, üstad-şakird irtibatının kopmaz bağı, estetik ve anlam ve faydanın altın oranda bileşimi, tebliğ ve telkinin icrasında güzellik ve inceliğin en muhteşem bir şekilde ifadesiyle ortaya çıkan olağanüstü bütüncülük bize, İslam aydınları ve sanatkârlarına çok şeyler öğretebilecektir.

    BATI VE DOĞUYLA MUKAYESE

    Denilebilecektir ki diğer medeniyetlerde güzel yazı (kaligrafi) bulunmaktadır. Evet, doğrudur fakat Batı (Yunan, Latin, German vb.) yazılı daha çok resmi ve akademik alanlarda kullanılmıştır. Bunun karşılığı ise bizde en mükemmel haliyle mevcuttur; mesela devletin siyasi işlerinde (ferman ve beratlarda) Divani yazısı, maliyette siyakat, ilmiye (medrese vb.) sınıfında talik hattı kullanılırdı (tabii ki estetik boyutuyla beraber.) Batı yazıları aslında estetik değildirler, çünkü fazla köşeli, dik ve kesin çizgilerin hâkim olduğu yazılardır. Bizim hattımız ise sadece köşeli ve keskin, yalnız yuvarlak değildir. Köşelinin ve yuvarlağın altın oranda birleştiği bir yazı biçimidir. İslam yazısının bu özelliği, onu istife ve dolayısıyla levha yazımına ve büyük mimari mekânlara açmıştır. Batı yazılarının köşeli ve keskin olması, dolayısıyla istif yapmaya uygun olmaması, estetiğin yuvarlakla köşeli olanın uyumu kaidesine ters düşmesinden ötürü İslam yazısıyla boy ölçüşemeyeceği aşikârdır.

    Doğu (Çin, Hint, Japon) yazıları güzel yazı ve kaligrafi bakımından İslam yazısına daha çok yakındır. Lakin harf ve şekillerin çokluğu (binleri ve hatta on binleri bulması) yaygın ve anlaşılır olmasını önlemiştir. Bir de sağdan sola veya tersi değil de, doğu yazılarının yukarıdan aşağıya yazılması istif yapmayı büyük ölçüde önlemiştir; Diğer bir neden de doğu dillerinde ki kelime ve şekillerin, birbirinin içine girdiğinde anlaşılmaz bir hal almasıdır.

    Hat sanatımız çok önemli ve değerlidir; Çünkü onda İslam milliyetinin hepsinin ortak çaba ve katkıları vardır. 1400 senelik tarihimiz boyunca Arabın, Farsın, Türkün, Kürdün, Çerkesin, Boşnak’ın ve diğerlerinin emek ve yardımlarıyla yenilenmiş, tazelenmiş; incelik ve derinlik kazanmış, istif mükemmeliyetine ulaşmış; değişik saha ve yerlerde kullanılabilmiş, türleri ve çeşitleri artmıştır. Başlangıçta nebati yazısı ve daha sonra kufi hattı var iken sülüs, nesih, reyhanî, muhakkak, talik, divani gibi muhteşem açılımlar kazanmış en sonda da (19. yüzyılda) el yazısı ile stenoyu birleştiren rik’a yazısı bulunmuştur. Neredeyse her yüzyılımızda bir yenileme olmuş, yeni neviler bu sanatımıza katılmış ve eklenmiştir. Araplar daha çok sülüs ve nesihi, İranlılar taliki, Osmanlılarsa divaniyi kullanmışlardır. Lakin ecdadımız Osmanlılar hepsini, bütün hatt çeşitlerini en mükemmel ve estetik biçimlerde yazarak şaheserlerini ve başyapıtlarını bütün İslam âlemine saçıvermişlerdir ki “Kur’an Mekke’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” övgüsüne mazhar olmuşlardır.

    Hüsnü hatt sanatımız, bugün ise belki de daha önemli ve değerlidir; çünkü elimizde İslam yazısını yaşatan ve devam ettiren bir o kalmıştır. 1928 sonrası büyük bir kriz geçirmesine rağmen ölmeyen ve kısa bir zaman sonra dirilen ve yeniden hayat bulan hüsnü hatt, yavaş yavaş kendine yeni ve sadık talebeler bulmuş, onların emek ve çabalarıyla yaşatılmış ve serdengeçti sanatkârlarımız sayesinde İslam yazısının yere düşmeyen bayrağı konumuna erişmiştir. Günümüzde bir dereceye kadar yaygınlaşan ve revaç bulan hatt sanatının müdavimleri, bu sanata yazımının yadigârı olarak sahip çıkmakta ve bayrağı fethe kadar düşürmeden devam ettirme idealiyle çalışmalarına devam etmektedirler.

    Evet, hüsnü hatt çok değerli ve önemlidir; çünkü öyle bir öze sahiptir ki bizzat kendisi sırf mana, ifade, yarar ve güzellik olmakla beraber birçok sanat ve estetiği etrafında toplamış ve onların da gelişme ve yaygınlaşmasına hizmet etmiştir. Tezhip, ebru, kalemkârlık, katı’, ciltçilik sanatı, minyatür gibi sanatlarımız da dünyanın en yüksek sanatları arasında, hüsnü hatt sayesinde yer almış ve Müslümanların yüz akı olmuşlardır.

    Bu sebeplerle, hatt sanatımız, Müslümanların, aydınların ve zenginlerin ilgisine layıktır. Bizim, hepimizin ve medeniyetimizin öz malı olan bu sanata özellikle İslam aydınlarımızın dikkatini çekmek isterim.

     

    TÜRK HAT SANATI                 

    Türk hat sanatını icra edenler, inançlarını, derin ve renkli kişiliklerini, yazıya getirdikleri yeniliklerle bütünleştiren sanatçılardı. Aynı zamanda yaşadıkları çağı özümsemiş, engin kültüre sahip alçak gönüllü ve bilge kişilerdi. Örneğin Aklam-ı Sitte (Altı Kalem’in) yaratıcısı Yakut, İslâm hukuku uzmanı, şair ve yazardı. Yazıda o gün için ilk olan okunaklı ve hoş kompozisyonlar oluşturarak kaligrafi tarihine geçti. Yazıya estetik, akıcı ve canlı bir yapı kazandırarak yazının temellerini de oturtmuş oldu. Yakut, Osmanlı hattatlarını etkiledi ve kendine özgü bir ekol yarattı. Yazı sanatında “sülüs” ve “nesih” yazılarının estetik kurallarını ise Şeyh Hamdullah’a borçluyuz. Yazı onunla sanat düzeyine yükseldi, yalın, güzel ve estetik bir bütünlüğe ulaştı.

    Yazıda bir diğer önemli kaligraf da Ahmet Karahisarî’dir. Karahisarî’nin ekolü ise bugünlere dek uzanmıştır. Aklam-ı Sitte’nin ikinci şeyhi ise Hafız Osman’dır. Olgunluk döneminde yazdığı nesihlerdeki güç ve etki onlara kıvılcımlı nesih denilmesine neden olmuştur. II. Mahmut’un hocası olan Mustafa Rakım Efendi güzel sanatların diğer dallarında da yetenekli olan, “celi” ve “sülüs” stiline ve tuğraya en uyumlu ve mükemmel formunu veren yenilikçi bir kaligraftır. Osmanlı İmparatorluğu zamanında hat sanatı alanında eser veren ve adı anılmaya değer III. Şeyh ise Mahmud Celalüddin Efendi’dir. Sanatçı olağanüstü yaratıcılığını ve ustalığını yansıtan pek çok yapıt ortaya koymuştur.

    Görkemli tarihimiz, uzun geçmişimizde yalnız baş yapıtların yaratılmasına tanık olmadı kuşkusuz. Devletimizin uzun süren savaş yıllarında, geçirdiği dramatik dönemlerde kimi kopukluklar olmasına karşın gelenek etkisini yine de sürdürmüştür. Bu iklimde yaratılmış pek çok seçkin ürünün dünyanın pek çok yerine dağılmış gibi görünmesine karşın yine de en büyük hazine Topkapı sarayında yaşamakta ve ağırbaşlılıkla günümüz kültür ve sanatını beslemeye devam etmektedir. Çağdaş grafik tasarıma baktığımızda Ebüzziya Tevfik ve Emin Barın gibi güçlü köprülerin atıldığını ve İ.Hulusi Görey, Sait Maden, Mürşide İçmeli, Mengü Ertel, Aydın Erkmen, Savaş Çevik gibi kimi grafik tasarımcılarının daha sonraki bölümlerde göreceğimiz gibi geçmiş kültürümüzden kopmadıkları, bilinçli arayış ve seçimlerle bu köprüyü kurdukları anlaşılacaktır.

    HAT SANATI

    Hat sanatı, Arap harfleri çevresinde oluşmuş güzel yazı sanatıdır. Bu sanat Arap harflerinin 6. yüzyıl ve 10. yüzyıl arasında geçirdiği bir gelişme döneminden sonra ortaya çıkmıştır. Hat, Arapça çizgi demektir.

    Türkler, Müslüman olduktan ve Arap alfabesini benimsedikten sonra uzun bir süre hat sanatına herhangi bir katkıda bulunmamışlardır, bu dönemde Hat sanatının Mükemmel örneklerine Rastlamak mümkün değildir.Bu dönemdeki biçim ve üslup var olan gelişmiş Türk Hat Sanat’ına benzememektedir. Türkler hat sanatıyla Anadolu’ya geldikten sonra ilgilenmeye başladığı tahmin edilmektedir. Bu alanda en parlak dönemlerini de Osmanlılar zamanında yaşadılar. Yakut-ı Mustasımi’nin Anadolu’daki etkisi 13. yüzyıl ortalarından başlayıp 15. yüzyıl ortalarına kadar sürdü. Bu yüzyılda yetişen Şeyh Hamdullah (1429-1520) Yakut-ı Mustasımi’nin koyduğu kurallarda bazı değişiklikler yaparak Arap yazısına daha sıcak, daha yumuşak bir görünüm kazandırdı. Türk hat sanatının kurucusu sayılan Şeyh Hamdullah’ın üslup ve anlayışı 17. yüzyıla kadar sürdü. Hafız Osman (1642-98) Arap yazısına estetik bakımdan en olgun biçimini kazandırdı. Bu tarihten sonra yetişen hattatların hepsi Hafız Osman’ı izlemişlerdir.

    Türkler altı tür yazı (aklâm-ı sitte) dışında, İranlıların bulduğu tâlik yazıda da yeni bir üslup yarattılar. Önceleri İran etkisinde olan tâlik yazı 18. yüzyılda Mehmet Esat Yesari (ölümü 1798) ile oğlu Yesarizade Mustafa İzzet’in (ölümü 1849) elinde yepyeni bir görünüm kazandı. Türk hat sanatı 19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başlarında da parlaklığını sürdürdü, ama 1928′de Arap alfabesinden Latin alfabesine geçilince yaygın bir sanat olmaktan çıkıp yalnızca belirli eğitim kurumlarında öğretilen geleneksel bir sanat durumuna geldi.

    HAT TÜRLERİ      

    Hat sanatının doğduğu dönemde ortaya çıkan altı tür yazı vardır. Bunlara sitte denir. Kufi, Tevki, Sülüs, Reyhani, Nesih, Rika. Bunlardan bir kısmı köşeli bir kısmı yuvarlak hatlardır. Kûfi, köşelidir. Nesih, sülüs, rik’a,tevkii, tomar, muhakkak, gubari ise yuvarlak hatlardır. Bölgelere göre hatlar Mağribi (Kayrevani, Endülüsi, Fasi, Mağribi, Sudani), Talik (Talik, nestalik, Divani, Şikeste, Divani Celi), Uzakdoğu (Sini, Cavi)’dur.

    İranlıların bulduğu tâlik dışında başka birçok yazı türü daha vardır. Bunların bir bölümü fazla yaygınlaşamamış, bir bölümü de belli alanlarda kullanılmıştır. Örneğin Türklerin geliştirdiği divani yazı yalnızca Divan-ı Hümayun’da yazılan önemli belgelerde, yazılması ve okunması özel eğitim gerektiren siyakat ise mali kayıtlarda kullanılmıştır. Kolay yazıldığı için günlük yaşamda yaygın olarak kullanılan bir yazı türü olan rik’a da 19. yüzyılda sanat yazısı durumuna gelmiştir. Rik’a ile altı yazı türünden biri olan rika birbirine karıştırılmamalıdır.

    Hat sanatında yazılar büyüklüklerine göre de farklı adlarla anılırdı. Duvarlara asılan levhalarda, cami, türbe gibi dinsel yapılardaki kuşak ve kubbe yazılarında, her tür yazıtta kullanılan ve uzaktan okunabilen yazılara iri anlamında: celi adı verilirdi. Daha çok sülüs ve tâlik yazının celisi kullanılmıştır. Alışılmış boyutlardan daha küçük harflerle yazılan yazılara hurde, gözle kolay seçilemeyecek boyuttaki yazılara da gubari (toz) denilirdi.

    Hat sanatında da yazının temel aracı kalemdir. Hat sanatında kalem olarak daha çok kamış kullanılırdı. Kamışın ucu yazılacak yazının kalınlığına göre makta denilen sert maddelerden yapılmış altlığın üstünde eğik olarak tutulur ve kalemtıraş olarak adlandırılan özel bir bıçakla yontulurdu. Celi yazılar ise ağaçtan yapılmış kalın uçlu kalemlerle yazılırdı. Çok ince yazılar için madeni uçlar da kullanılmıştır. Hat sanatında kullanılan mürekkep de özel olarak hazırlanırdı. Yağlı isin çeşitli katkı maddeleriyle karıştırılmasıyla elde edilen bu mürekkep akıcı biçimde yazı yazmayı sağlar, yanlış yazma durumunda da kolayca silinirdi. Hat sanatında kullanılan kâğıtlar da özeldi. Mürekkebi emip dağıtmaması, kaleme akıcılık sağlaması için kâğıtlar âhar denilen bir maddeyle saydamlaştırılırdı

    Hat sanatıyla uğraşan kişiye “güzel yazı yazan sanatçı” anlamına gelen “hattat” adı verilir. Hattatlar yüzyıllar boyu usta-çırak ilişkisi içinde yetişmişlerdir. Hat sanatını öğrenmeye heveslenen kişi bir hattattan ders alırdı. Başlangıçta alıştırma niteliğinde çalışmalara dayanan ve “meşk” adı verilen bu dersler tek tek harflerin yazılışının öğrenilmesiyle başlar, harflerin birleşme biçimleriyle, sözcüklerin ve tümcelerin yazılış tarzlarının öğrenilmesiyle sürerdi. Ortalama üç beş yıl kadar süren bu eğitimin sonunda hattat adayı iki ya da üç hattatın önünde yazı yazarak bir çeşit sınav verirdi. Hattatlar bu yazıyı beğenirlerse altına imzalarını koyarlardı. Buna, başarı ya da izin belgesi anlamına gelen “icazetname” adı verilirdi. İcazetname almamış kişi hattat sayılmaz, dolayısıyla yazdığı bir yazının altına adını koyamazdı.

    Latin hattı, 20.Yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile kabul edilen latin harfleri ile İslam kültüründen gelen Hüsnü Hat’ın (hat sanatının) bir bileşkesidir. Latin hattı temel olarak latin harflerinin hat sanatı estetiğinde yazılmasıdır. Latin hattı özellikle son 20 yılda önemli bir çıkış göstererek bu günkü halini almıştır. Günümüzde latin hattı ile uğraşan 20-30 kişi olduğu sanılmaktadır.
    Hat sanatının ulaştığı ileri nokta için bir söz vardır: Kur’an Hicaz’da inmiş, Kahire’de okunmuş, İstanbul’da yazılmıştır. Bu söz cumhuriyet sanatçılarının hat sanatında miras almış olduğu birikimi özetler.
    Hat sanatı, dünya üzerinde, Türk-İslam kültürünü en iyi şekilde temsil etmesine, tarihi bir geçmişe dayanmasına karşılık, günümüzde gereken ilgiyi görememektedir. 20. yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile kabul edilen latin harfleri ile birlikte hat sanatı, halktan soyutlanarak sadece sınırlı sayıda sanatçının uğraştığı bir sanat dalı haline gelmiştir.
    Latin hattı, bu noktada, halk ile hat sanatı arasında bir köprü olma misyonu yüklenmektedir.
    Latin hattı, insanların hat sanatına olan ilgilerinin artması ve hat sanatına gereken ehemmiyetin verilmesi için bir basamak olmuştur.
     

     

    KALİGRAFİNİN TARİHÇESİ :

    (GR. kalos: güzel. Graphein: yazmaktan kalligraphia ) İng. Calligraphia, Fr. Calligraphie. Alm. Kalligraphie, Schönschreibkunst.

    Harfler arasında boşlukları belli estetik ve tasarım kurallarına göre düzenleyerek, kâğıt ya da ideografik benzeri malzeme üstüne kalem ya da fırçayla güzel ve zarif yazı yazma sanatı. Yazı temelde işlevsel bir amaca hizmet etmekle birlikte öbür sanat dallarının üslupsal gelişmesiyle de yakından ilgilidir. RESİMYAZI ya da ikonografik yazı ( Eski Mısır, Kolomb Öncesi Amerika ), biçimsel ya da ideografik yazı ( Çin, Japonya, Kore ) ve alfabetik yazı ( İslam ve Batı ) bu gelişmelere paralel olarak ortaya çıkmıştır.

    Bilinen en eski kaligrafi örnekleri, MISIR’da Eski Krallık’ın 5. Sülale döneminde ( M.Ö. 2494–2345 ) PAPİRÜS’ler üstüne yazılmış hieratik yazılardır. Bunlar, HİYEROGLİF yazının sadeleştirilmişidir. MEZOPOTAMYA’da kil TABLET’LER üstüne yazılan ÇİVİYAZISI da sadeleşerek gelişmiştir. Genellikle balmumu tablet, kaba işlenmiş hayvan derisi (membrana), dana derisi (vellum), PARŞÖMEN ve rulo halinde papirüs üstüne yazılmış olan Yunanlar, iki farklı yazı üslubu geliştirmiş; bunlardan birini kitapları kopya etmede, ötekini belge ya da mektuplarda kullanmışlardır. Kitaplar daha stilize, belirgin ve okunması kolay büyük harflerle; belgelerse, hızlı kalemle alınmaları nedeniyle yuvarlak ve ‘’işlek’’ (kursiv, Lat. Corsiva) bir biçimde yazılmıştır. Eski YUNAN yazısı daha sonra BİZANS döneminde harflerin bulunuşu ve büyük harflerin resmi bir nitelik kazanmasıyla geliştirilmiştir. ROMA’nın kullandığı Latin yazısı ise Yunan ve ETRÜSK etkilerinin karışmasıyla oluşmuştur. MS 2.-4.yüzyıl arasında papirüs yerine parşömen kullanımı artmaya başlamış ve rulolar yerine, parşömen sayfaların bir forma oluşturduğu codex’ler yaygınlaşmaya başlamıştır. 4.yüzyıl boyunca basit büyük harfler ve eğik büyük harfler kullanılmıştır. Kitaplar ‘’rüstik’’ diye adlandırılan köşeli, basit büyük harflerle, ticari yazılırsa ‘’işlek ‘’ büyük harflerle yazılmıştır. Latin kitap yazısında 4. ve 5.yüzyıllarda iki tür ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri unical, öbürü yarım unical olarak bilinir. Unical’in en tipik özelliği yuvarlak hatlı harflerden oluşmasıdır. Ticari yazılar ise ‘’işlek’’, ama küçük harflerle yazılmaya devam etmiştir. Unical, 5.-7 yüzyıllar arasında yazılan dinsel metinlerde, hatta din dışı yazılarda bile büyük ölçüde rustik yazının yerini almıştır.

    Ortaçağda keşişlerin uzak bölgelere seyahatlerinden dolayı temelde MANASTIR’larda geliştirilen yazı birçok bölgesel yazının çetrefilleşmesine neden olmuştur. Örneğin, Britanya Adaları’nda 5.yüzyıldan başlayarak ortaya çıkan ve yarım unical’dan kaynaklanan insular (tecrit edilmiş, dar görüşlü) yazı, misyonerler tarafından Kıta Avrupa’sına taşınmıştır. Bu yazının en tipik biçimine Lindisfarne İncileri’nde rastlanır. Kutsal Roma-Ferman imparatoru Charlemagne’ın (Scharlman; hd.800–814) eğitim reformları sırasında geliştirilen ve ‘’KAROLENJ yazısı’’ olarak bilinen okunaklı küçük harf yazı, özellikle Tours’da hazırlanan (TOURS OKULU) el yazmalarında (KİTAP BEZEME) yayınlaşmıştır. 10. ve 11. yüzyıllarda ise üniversitelerin kurulmaya başlamasıyla yazıda daha katı bir stilizasyon gelişmiştir. Bu dönemde Avrupa’da en yaygın kullanılan yazı, ‘’siyah harf’’ de (black letter) denen ‘’GOTİK yazı’’ olmuştur. Littera textualis formata (Fr. lettre de forme), köşeleri kırık harflerde çok ince çizgilerle kalın çizgilerin birlikte kullanıldığı bir türdür. Güney Avrupa’da yaygın olan lettere de somme’da harfler daha yuvarlak; Fransa’da kullanılan lettre françoise’de eğiktir. 14.yüzyılda kâğıt üretiminin artması yazıların çoğalmasına neden olmuş; 14.-16.yüzyıl arasında Hümanizm’le birlikte gelişen Latin ve İtalik yazı türleri, izleyen yüzyıllarda hem el yazısını hem de baskı harflerini etkilemiş; 16.-17. yüzyıllar arasında Avrupa’da kaligrafi, hem dekoratif hem de işlevsel nitelikli yazılarla zenginleşmiştir. Gotik yazı türleri RÖNESANS boyunca ve izleyen yüzyıllarda çeşitlenerek sürmüş; Fransa’da lettre françoise’dan türetilen lettre financiere’de harflere kuyruklar eklenmiş; İtalya’da Hümanistlerce kullanılan lettra antica’da Karolenj küçük harf ile Roma döneminin köşeli büyük harfleri birleştirilmiştir. Littera a merchanti, ticaret merkezlerinde yaygınlaşmış; papalık mahkemelerinde kullanılan antica corsiva’dan türetilen ve Littera da v-brevi olarak da bilinen cancellaresca corsiva, özellikle 16.yüzyılda papalık mahkemelerinde kullanılmıştır. Cancellaresca corsiva’nın harflerinin bitiştirilmesiyle oluşturulan Littera bastarda da (Fr. lettere batarde) eğik ve işlek bir yazı türü olarak din dışı metinlerde yaygınlaşmıştır. 15.yüzyılda Almanya’nın en yaygın Gotik yazı türleri ise, uzun yıllar baskı harfleri olarak kullanılan Fraktur ile Schwabach’tır.

    UZAKDOĞU ÇİN

    Uzakdoğu ülkelerinde kaligrafi RESİM sanatının özü olarak kabul edilir. Çin’de 5. yüzyıla değin ressamlar ZANAATÇI, kaligraflar gerçek SANATÇI olarak değerlendirilmiş; resim sanatı kendi başına bir sanat türü olarak kabul görmesinden sonra bile kaligrafinin değeri azalmamıştır. Çinlilerin kaligrafide fırça kullanması, bu iki sanat dalını birbirine bağımlı kılmış ve her iki dalın da temel ölçüsü fırça vuruşlarının niteliği olmuştur. Çin kaligrafisinde temel ölçüt imgelerin kendi içindeki dengeli düzeni ile imgeler arasındaki boşlukların dengesidir. Bu ilkeler Çin resminin mekân ve kompozisyon anlayışının da temelini oluşturur. Çin yazısının ilk biçimi “eski yazı” olarak alınan guwen yazısıdır. Shang (M.Ö. 18-21.yüzyıl) ve Zhou (M.Ö. 1111-255) dönemlerine ait tunç kaplarda rastlanan bu yazı temelde bir resimyazıdır ve M.Ö. 1500’ler de kehanet kemikleri üzerinde görülen jiaquwen resim yazısına benzer. Çin kaligrafisin günümüze ulaşan en erken örnekleri (M.Ö. 5.yüzyıl) ahşap levha, bambu ya da ipek üstüne mürekkep ya da LAKE ile yapılmış mühür yazılardır. Resmi yazılarda kullanılan juansbu, yuvarlak hatları, eş kalınlıkta ve küt bitişli çizgileriyle dikkati çeker. Eskiden Çinliler ünlü kaligrafların yazılarını taş ya da ahşap yüzeylere geçirmişlerdir. Bu erken örneklerin çoğu söz konusu yüzeylerden sürtme yöntemiyle (? FROTA) kâğıda geçirilen ve çoğaltma yöntemine bağlı olarak siyah üstüne beyaz yazılı olarak çıkan kopyalardan bilinir. İlk kez M.Ö. 2. ve 1. yüzyıllarda görülen lisbu (kitap ya da mahkeme yazısı), juansbu’nun daha sadesidir; hatları yuvarlak değil köşelidir; çizgi kalınlığı değişir; harf uçları çapaklıdır. Han döneminde (M.Ö.206 – M.S.220) yaygın olan bu yazı juansbu’dan daha az resmidir. Aynı dönemde ortaya çıkan ve Tang döneminde (618-907) büyük gelişme gösteren caosbu (müsvedde ya da ot yazısı) ise steno niteliğinde olup, en karmaşık karakterleri bile tek bir karalama biçimindedir; çizgi kalınlığı değişir. Han döneminde M.S.1.yy.daki resmi yazılarda lisbu’nun basitleştirilmişi olan kaisbu (standart yazı) kullanılmış; bu yazı Tang döneminde en yetkin biçimine ulaşmıştır. Tipik özelliği keskin köşeli olması ve çizgilerin kalınlığının değişmesidir. İşlek bir biçimde yazıldığında xingbu (koşan yazı) adını alır. Yukarıda saılan beş yazı türü Çinde günümüze değin kesintisiz kullanılmıştır; Kaisbu, en çok baskıda; Xingsbu, günlük yaşamda yeğlenmiş; yazı ustaları kendilerini ifade etmede Juansbu, lisbu ve Caosbu’dan yararlanmışlardır. Xingsbu’nun en önemli ilk ustaları Wang Xizhi (321-379) ile oğlu Wang Xianzhi’dir (344-386). Tang döneminin xingsbu ve caosbu ustaları, Ouvang Xum (557-641), Zhu Suiling (596-658) ve Yu Shinan’dır (558-638). Su Shi (1036-1101) Huang Tingjian (1045-1105) ve Mİ FEİ, Song döneminin (960-1279); ZHAO MENGFU ve Xiangyu Shu (1257-1302), Yuan döneminin (1260-1368); DONG QİCHANG, Zhu Yunming (1460-1526), WEN ZHENGMİNG, Zhang Ruitu (etk.ykş.1600) ve Wang Duo da (1592-1652) Ming döneminin (1368-1644) önemli yazı ustalarıdır. Qing (Mogol) döneminde (1644-1911/12) imparator kaligrafinin koruyucuları olmuş; hatta Qinglong (1711-99) bazıları sanat dallarında ürünler vermiştir. Jin Nong (Dongxin, 1687-1764). Zheng Xie (Bangiao1693-1765) ve Chen Hongshou (Mangog. 1768-1822) yeni usluplar geliştirirken Zhao Zhigian (1829-84) ve Wu Xiangzhi (1797-1870) geleneksel üsluplarda çalışmışlardır. 20.yüzyılın tanınmış kaligrafları Zheng Xiaoxu (d.1938) ile Wu Changshi’dir (1844-1927).

    JAPONYA

    JAPONYA’da da kaligrafi Çin’de olduğu kadar önemlidir. İlk örnekler 7.yüzyıl başında Budacı metinlerin kopya edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Prens Şotoku (527-621) ve keşiş Kukai (Kobodashi. 774-835) kaisbu; İmparator Saga (810-823) xingsbu; İmparator Diago da (898-930) caosbu yazısını yeğlemişlerdir. Budacı Kukai’nin Japonca yazısındaki iki heceden biri olan birigana’yı (diğeri katakana) bulmasından sonra bu hece kaligrafiye girmiş kimi zaman Çin yazılarıyla birlikte kullanılmıştır. Bu üslupta yazan en önemli kaligraflar Ono Miçikaze (Dofu, 896-966) ve Kino Tsurayuki’dir (883-946). 13.yüzyılda Çin’le arası bozulan Japonya’da Çin üslubuna karşı Japon uslubu gelişmiş, Tokugava (Edo) döneminde (1600-1868) özellikle savaşçılar (samurai) şairler, ressamlar Konfüçyüsçü öğrenciler arasında Çin üslubu egemen olmuş. Şinto öğrencilerinin yanı sıra bazı şair ve ressamlar da Japon üslubunu yeğlemişlerdir. Kitamura Kigin (1618-1705) Keiçu (1640-1701) ve Kamo Mabuçi (1697-1769) gibi ustalar Japon uslubunda, Konoe Nobutaka (1565-1614),HONAMİ KOETSU ve İşikova Cozan (1583-1672) Çin üsluplarında yazmışlardır. 19.yy.da Çin kaligrafisinde ustalaşan sanatçılar arasında Hosoi Kotaku (1658-1735), İshikava Bejan (1779-1858) ve Nukina Kaioku (1778-1863) sayılabilir. Kusakabe Meikaku (1838-1922) ve Hidai Tenrai (1872-1939), Camamoto Keizan (1863-1934) ve Tashiro Shukaku da (1883-1946) 20.yüzyılın önemli yazı ustalarıdır.

    HİNDİSTAN

    Hindistan’da yazı sanatı tarih boyunca çeşitlilik gösterir. Günümüze ulaşan en erken örnekler Kral Asoka döneminde (MÖ.3.yüzyıl) ait taş sütunlar üstündeki Brabmi ve Kbarosbti yazısıyla kaligrafik değerlere çok önem vermeyen işlek bir el yazısıdır. Hz. İsa’dan sonraki ilk yüzyıllarda Hindistan’da kuzey ve güney okulları belirginlik kazanmıştır. Kuzeyde Doğrusal ve köşeli öğeler yeğlenmiş ve uyumlu bir düzen amaçlanmıştır. Günümüzdeyse daha yuvarlak ve eğrisel çizgilerle bezemesel bir yaklaşım getirilmiştir. 4. ve 5.yüzyıllarda kuzeyde gelişen Grupta yazısı Brahmi yazısından türermiş, zaman içinde “düz Grupta” ve “eğik Grupta” olarak iki ana tip gelişmiştir. Grupta yazısı yaklaşık 500’de Siddamatrka yazısına temel olmuş, bu yazıdan da yaklaşık 700’lerde Nagari ya da Devanagari yazısı doğmuştur. Önce Benares’te ortaya çıkan, giderek en yaygın yazı türlerinden biri haline gelen ve 11.yüzyılda olgunlaşan Devanagari’nin tipik özelliği, harflerin üzerine konan kısa yatay çizgilerdir. Bu yazı 19.yüzyılın başımda Sanskrit ve Prakrit dillerindeki metinlerde yaygın olarak benimsenmiştir. Pencap dilinin Gurrumukbi yazısı ise daha işlek olup harfleri yuvarlaktır. Güneyde 6.-7.yy.lar arasında Pallava,7.-8.yy.lar arasında da Çalukya hanedanları kendilerine özgü yazı sistemleri geliştirmişlerdir. Pallava yazısı sola eğik olup, kuzey yazılarına oranla daha bezemeseldir ve Sanskrit yazısındaki Grantba yazısına 5.-8. yüzyıllar arasındaki bakır levhalar ve taş anıtlar üstünde rastlanmaktadır. Tamil yazısı da Pallava’dan türemiştir. Çalukya yazısı, Pallava’dan daha az eğimlidir; ondan da Telugu (ya da Tellinga) ile Kannada yazıları gelişmiştir.

    19.yüzyılda Batı’da güzel yazı yazma sanatını cannandıran W.MORRİS olmuştur. Morris’in araştırmaları Edward Johnston’a (1872-1944) esin vermiş; Johnston kendi yaptığı kalemle eski yazmaları yazmayı öğrenmiştir. İngiltere’de William Graily Hewitt (1854-1952), Eric Gill, Noel Rooke ve Anna Simons; ABD’de de Elbert Hubbard, Bruce Rogers, Daniel Berkeley Updike gibi kaligraflar bu sanatı yeniden gündeme getirmişlerdir.


    ( bilgi amacı ile konmuş alıntı yazılardır )

    ANASAYFA       KALİGRAFİ ÖRNEKLERİ       REFERANSLARIM       KALİGRAFİNİN TANIMI       HAKKIMDA       BASINDA       İLETİŞİM